Duvara İliştirilen Notlar (12) – Apokaliptik Fetih İdeolojisinin Kanlı Vizyonu

“Dinler arasında, Bolşevizm, Hristiyanlık ve Budizm’den ziyade Müslümanlık ile birlikte hesaba katılmalıdır. Hristiyanlık ve Budizm, öncelikle mistik doktrinleri ve derin düşünce sevgisiyle kişisel dinlerdir. Müslümanlık ve Bolşevizm pratiktir, sosyaldir, maneviyatsızdır [ruhani/spiritüel değildir], bu dünyanın imparatorluğunu kazanmakla ilgilidir.”

-Bertrand Russell – The Practice and Theory of Bolshevism-*

I

Konunun etrafında dolanmak, ikircikli cümleler kurmak bir işe yaramaz, sadece oyun oynadığınız izlenimini verirsiniz; önce karar vermek gerekir. Hiç kimse için tarafsızlık söz konusu değildir, çünkü bu mümkün değildir, herkesin farklı inançları, görüşleri var, benim de bir inancım var, siyasi konulara girmesem de siyasi bir görüşüm var, önemli olan, herhangi bir konuda bir yargıya varırken, kullandığımız yöntemin nesnel/objektif olup olmadığıdır.

Ahmaklar ateşli propaganda yapar, akıllı insanlar ise anlamak için soru sorar. Dürüst ve mantıklı tartışmaya ihtiyacımız var, herhangi bir şeyi körü körüne savunmak ya da “galip gelmek” için değil, gerçekte ne olduğunu anlamak için. Bilmek, düşünmek, anlamak, gerçeği aramak, insanın yapması gereken şey budur, bu yüzden akıl ve zekâ ile donatılmışız. Ne var ki, yaşadığımız coğrafyada genellikle entelektüel bir tartışma olası değildir, çünkü insanların savundukları inanç ya da ideolojiye olan kör bağlılıkları nedeniyle birbirlerini anlamaktan kaçındıkları yerde entelektüel tartışma olmaz. Cehalet konusuna girmiyorum bile.

Kasti körlük, sürekli kaçış manevraları, konuyu saptırma, bilinçli olarak konudan konuya sapma, gerçekte ne olduğunu görmek istememe, bu yöntemin ilk kurbanı, üzerini örtmeye çalıştığı konuya ilişkin gerçek değil, kişinin kendisidir, karanlıkta kalan odur. İlaveten, bir konuyu ya da bir sorunu analiz etmek yerine, tartışma konusu olan her ne ise onu olduğundan farklı göstermek amacıyla bilinçli olarak laf kalabalığı yapmak sahtekârlıktır.

II

İnsanların hangi dine mensup oldukları ya da neye inandıkları kimseyi ilgilendirmez, herkes istediğine inanmakta özgürdür. Ancak dininiz ya da inancınız dış dünyada sürekli sorun yaratıyorsa, hayatı başkalarına zehir ediyorsa, her alanda “diğerleri”nin aleyhine kullandığınız bir araçsa, size kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri “diğerleri”ne yapma hakkı veriyorsa, “diğerleri”ne baskı yapıyor, onları tehdit ediyorsanız, tedhişten yanaysanız, dininiz kanun önünde eşitliğin, düşüncenin, ifade özgürlüğünün önünde engelse, insanlar enikonu karşı mücadeleye girişirler.

Kökenini, hangi amaçla tasarlandığını bilmeden, anlamadan, bir inanç ya da ideoloji üzerine söylenen sözlerin, yapılan değerlendirmelerin hepsi boştur. Sorunu görürsünüz, kendinizce düzeltmeye çalışırsınız, ancak başarılı olamazsınız, çünkü bahse konu inanç ya da ideoloji sizin anladığınız gibi bir şey değildir. Örneğin dünyayı “iyi-kötü”, “aydınlık-karanlık”, “Allah’ın hizbi-Şeytan’ın hizbi” gibi iki karşıt kampın karşılaşma ya da mücadele alanı olarak tasavvur eden, yeryüzünü kötülükten arındırmak üzere nihai hesaplaşmayı öngören, dünyevi anlamda kaos-kriz-kıyamet üzerine kurulu (apokaliptik) bir inancın dünya işlerinden basitçe el etek çekebileceğini düşünmek yahut böyle bir inançtan “sevgi” ya da “barış” mesajı çıkarmaya çalışmak absürttür, çünkü söz konusu inanç, özü-doğası itibariyle buna müsait değildir.

Kötülüğün her yere hâkim olduğunu vehmetmek, dünyayı –nasıl adlandırdığınız hiç fark etmez- sizin de içinde bulunduğunuz “hakkı ve iyiliği” temsil eden bir insan grubu ile kesin olarak zelil kılınmaları, imha edilmeleri gereken şer güçlerin karşılaşma ya da mücadele alanı olarak görmek, sizi icat ettiğiniz bu hayali “gerçekliğe” inanan, ruhsal dengesi bozuk bir insan yapar. Bunun doğal sonucu, sizin gibi inanmayan ya da düşünmeyen, sizden olmayan, size benzemeyen herkesi zelil kılma, yok etme arzusudur, ortak paydaları dikkate almazsınız, en ufak bir farklılığa dahi tahammül edemezsiniz. İslami iddiadaki sorun tam olarak budur, ikili dünya, ikili “ahlak”. Oysa İsa, bir benzetme yaparak, delicelerin toplanmadığı, Son Saat’e kadar buğdayla bir arada büyüdükleri/yaşadıkları bir dünyayı öğretir [İncil: Matta: 13: 24-29], sonrası [biçim vakti] Tanrı’nın işi ya da hesabıdır.

Sadece O’nun için her şeyi feda edenleri seven bir Tanrı’dan ancak kötülük doğar, çünkü sadece bir insan kategorisinin Tanrı tarafından sevildiği ve o kategorideki insanların da istisnasız her şeyi O’nun için feda eden ya da feda etmeye hazır insanlar olduğu yönündeki fikir ya da inanış, sürekli kin, nefret ve şiddet üretir, insanları birbirine kırdırır, gücü eline geçirdiğinizde “diğerleri”ne baskı yapmanıza, şiddet uygulamanıza yol açar, bu hakkı kendinizde görürsünüz ve gereğini yaparsınız, bu da bildiğimiz kötülüktür, kötülüğün sıradanlaşmasıdır.

Dünyayı iki karşıt kampa bölerek, inancınızın dışında kalan her şeyden, sizden olmayan herkesten nefret edip, insanların size saygı duymalarını bekleyemezsiniz, itiraz ve eleştirilerden rahatsızlık duymak, bunu yüksek sesle dile getirmek ve insanları susturmak için harekete geçmekle de daha çok batarsınız. Bu, en basitinden her gün beş vakit namazın her rekâtında, hatta ölülerin ruhlarına okurken dahi “gazaba uğrayanlar ve sapıtmış olanlar” diyerek, dinlerinin türediği önceki iki dinin mensuplarını sürekli horlayan insanların içine düştükleri saf çelişkidir. Elbette hayal âleminde yaşamaya devam edebilirsiniz, sizi bağlar.

Yeryüzünde açıkça adaletsizliği savunan hiç kimseyi gösteremezsiniz, herkesin kendine göre bir adalet anlayışı vardır. Örneğin bir “adalet” anlayışına göre, insanlar arasında ayrımcılık yapmak, başkalarını ya da “diğerleri”ni ezmek, yağmalamak, yok etmek gerekebilir; sözün fazlası aptala söylenir. Kötülüğü önlemek ya da ortadan kaldırmak, dünyayı Tanrı’nın Yasası’na teslim etmek ve adaleti sağlamak adına bir başka kötülüğe başvuran bir kimse, Tanrı’nın onunla birlikte olduğunu öne sürüyorsa, düpedüz yalan söylüyor demektir. Kişi bu seçimde yalnızdır, onu ne Tanrı aklar, ne de öne sürdüğü/süreceği herhangi bir gerekçe, yaptığı her şeyden sonuna kadar sorumludur.

III

İslam tarihi, hilafet, imparatorluklar ve güç piramidi incelendiğinde, bugün değişen hiçbir şeyin olmadığı açıkça görülür. İslam’ın özü-doğası aynıdır, her zaman olduğu gibi İslam’ın gerçek efendileri siyasi iktidarlardır. İslam, bu şekilde tasarlanmış ve her zaman siyasi iktidarlar tarafından kontrol edilmiştir. Bu siyasi-dini sistemin amacı, gücü meşrulaştırmak ve kitleleri manipüle etmektir. Bu tasarım ve yöntem, bugün Müslüman dünyada ne işe yarıyor? İnsanların duygularını suiistimal edin, mutsuzluğu, sefaleti yüceltin, günü geçmiş tasarılara, çoktan olmuş bitmiş olaylara süreklilik kazandırın, onları gelecek vaadi haline getirin, kitleleri istediğiniz gibi kontrol edin, kullanın; sonuçları ortada.

Samimi ve objektif olunduğunda, İslam’ın gerçekte ne olduğu bütünüyle ve açık bir biçimde görülebilir. Bunun için bakmanızı istemedikleri yere bakmanız, görmenizi istemedikleri noktaları görmeniz gerekir. Ancak aksine istenilen şekilde gerçekleri görmenizi engelleyen ideolojik bir inanca kapılırsanız ve her yönden sorunlu olmasına karşın duygusal kör bir kültürel bağlılığa saplanırsanız, sadece fanteziyi görebilirsiniz. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek, Müslümanların sürekli haklı çıkarmaya çalıştıkları şeyden –insani, sosyal, siyasi, adına ne denirse densin- sürekli sorun çıktığıdır.

Mezopotamya, İran, Suriye, Mısır tarihte yüksek uygarlık merkezleriydi, İslam, bu uygarlık merkezlerinde zenginliği ve insani gelişmenin ürünlerini yağmaladı, yok etti, yaşadığımız coğrafyayı 19. yüzyılda Batılıların buldukları içler acısı durumda bıraktı, bir daha ayağa kalkamadılar. Eğer Müslümanların iddia ettikleri gibi bir İslam olsaydı, bugün dünyanın en parlak medeniyetine ev sahipliği yapıyor olmalıydılar, ancak petrol parası dahi bu konuda bir işe yaramadı. Nefret, öfke, şiddet, apokaliptik fetih ideolojisinin kanlı vizyonu, çöküş ve sefalet, İslam’ın macerası ve mirası budur. Bu, Müslümanların sürekli haklı çıkarmaya çalıştıkları İslam’ın meydana getirdiği içler acısı tablodur. Günümüz Türkiye’sinde dindar ve milliyetçi çevrelerin anlattıkları hikâyelere dikkat edin, çöle “nur” iner, herkes steplerden gelmiştir, çadırda devlet kurulur… Nomad, step, bedevi, çöl, çadır… Bu “vazgeçilmez” hikâyelerle görüp göreceğimiz bu kadardır, dünya bize gülmekte, bizimle alay etmektedir.

İnternet sayesinde tarihte ilk kez tüm kaynaklara doğrudan ve açık erişim mümkün oldu, geleneksel dini otoriteler, kontrol ve sansür mekanizmaları devre dışı kaldı, artık İslam’a ve onun hikâyesine ilişkin tüm eksiklikler, tutarsızlıklar, yanlışlıklar açıkça görülebiliyor. İslam’ın kökenlerine ilişkin yapılan tarihsel araştırmalar artık her yerde, herkesin erişimine açık ve insanlar bunları okuyorlar. Diğer yandan, Orta Doğu’da yaşanan jeopolitik gelişmeler, İslam’ın şiddet bağımlılığını ortaya koyan eylemler ve genel olarak yol açtığı olumsuz sonuçlar ortada. İslam, özü-doğası gereği modern dünyaya uyum sağlayamıyor, Aydınlanma ile bir araya gelemiyor. İnsanlar mutsuz, çünkü İslam’ın kaos-kriz kıyametten başka onlara verebileceği bir şey yok. Bütün bunların sonucunda tarihte eşi benzeri görülmemiş bir dinden çıkış hareketine tanıklık ediyoruz, her geçen gün daha fazla sayıda insan gerçeği gördükçe İslam için zaman tükeniyor.

IV

Sadece dindarların değil, her kesimin bir hikâyesi var, herkes kendi hikâyesini anlatıyor. Bu anlaşılabilir şey, ancak önemli olan, anlatılan bu hikâyelerin doğru olup olmadığı ya da ne kadar doğruluk payı içerdiğidir. İnsanlar genellikle kendileri gibi inanan ya da düşünen insanlarla bir araya gelip, kendi hikâyelerini tekrarlayarak mutlu oluyorlar. “Bu doğru değil” dediğiniz zaman ortalık karışıyor. Hikâye üzerinde hemfikir olalım, aynı hikâyeyi anlatalım, eleştirel, muhalif ses çıkmasın, böylece tatmin bulalım. Aynı insanlar –ki, aralarında dindar muhalifler de var- iktidara ve onu destekleyenlere kızıyorlar. Bu son derece absürt, çünkü kızdıkları, eleştirdikleri insanlardan hiçbir farkları yok.

Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

* Bertrand Russell, The Practice and Theory of Bolshevism, London: George Allen & Unwin Ltd., 1921, s. 114

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s