Nasıralı İsa: Yol, Gerçek ve Yaşam (2) – Samiriyeliler

“Babanız merhametli olduğu gibi, siz de merhametli olun.”

-Yeni Ahit/İncil: Luka: 6: 36-

Tarihte çeşitli nedenlerle birbirine karşı iyi duygular beslemeyen insan toplulukları hep var olmuştur. Küçük-büyük insan toplulukları arasında meydana gelen anlaşmazlıklar duygusal ve pratik açıdan bir dizi yıkıcı sonuç doğurabilir, geçmişte ve günümüzde bunun sayısız örneği vardır. Günümüz dünyasında farklı coğrafyalarda yaşayan, tarihten miras aldıkları düşmanlıkları devam ettirmekte kararlı olan küçük-büyük insan toplulukları bulunmaktadır ve bunların önemli bir bölümü aynı sınırlar içerisinde yaşamaktadır.

Nasıralı İsa’yı takip ettiğimiz serinin bu bölümünde, O’nun, Yahudiler için kelimenin tam anlamıyla “öteki” olan bir insan topluluğuna yönelik yaklaşımına bakmak istiyoruz. Sözünü ettiğimiz bu “öteki” Samiriyelilerdir (Samaritans). Samiriyelilerin kökenlerine ya da kim olduklarına ilişkin farklı görüşler vardır, ancak burada bu konuya girmeyeceğiz. Üzerinde duracağımız konunun anlaşılması bakımından şu kadarını söylemek gerekir ki, Yahudiler ile Samiriyeliler arasındaki sorunun kökleri oldukça derindi ve hor görme karşılıklıydı.

Samiriyelilerin dini sistemleri Ortodoks Yahudilikten büyük ölçüde farklıydı. Musa’nın dinini yalnızca kendilerinin koruduğuna inanıyorlardı. Sadece Musa’nın beş kitabından oluşan Tevrat’ın kendilerine özgü versiyonunu (Samaritan Pentateuch) kabul ettiler. Samiriyelilere göre, Tanrı’nın tapınak için seçtiği yer Gerizim Dağı’dır, bu nedenle Gerizim Dağı’nı merkez kabul ederek, Kudüs’te (Sion Dağı’nda) tapınmayı reddettiler. Babil Sürgünü’nden geri dönen Yahudilerin Kudüs’ü ve tapınağı yeniden inşa etmelerine karşı çıktılar ve bu yeniden canlan(dır)ma girişimini engellemeye çalıştılar. Daha sonra, İ.Ö. 2. yüzyılda, Yahudiler, Gerizim Dağı’ndaki Samiriyeli tapınağını yıktı. İki topluluk arasındaki nefret sürekliydi, İ.S. 6’da bazı Samiriyeliler, Kudüs’te tapınağa girip, etrafa insan kemikleri saçarak saygısızlık yaptı.

Aralarındaki derin tarihi kökleri olan düşmanlık itibariyle İ.S. 1. yüzyılın Yahudi toplumu için Samiriyeliler kesinlikle temiz olmayan insanlardı; saf olmayan, sapkın, yarı putperest, düşman bir ırk. Samiriye, suçluları kabul ederdi, örneğin bir Yahudi, murdar yiyecekler yemekle veya buna benzer bir günah işlemekle suçlandığında, kaçıp Samiriyelilere sığınırdı. Bu gibi olayların dışında Yahudilerin Samiriyelilerle hiçbir ilişkisi yoktu, bir Yahudi bir Samiriyeli ile asla konuşmazdı ve Yahudiler, Samiriyeli yerleşimlerinden geçmemek için yolculukları sırasında mümkün olabildiğince farklı yolları takip ederlerdi. Bir Yahudi’nin gözünde en kötü adlandırma “Samiriyeli” idi ve bu, “ibadeti sahte olan, dinimize saygısızlık eden, nefret edilen yabancı” anlamına geliyordu. Nitekim İncil, İsa’nın Yahudiler tarafından bir Samiriyeli olmakla suçlandığını anlatır [Yuhanna: 8: 48: Yahudiler O’na şu karşılığı verdiler: “‘Sen, cin çarpmış bir Samiriyelisin’ demekte haklı değil miyiz?”]. Bugün yaşadığımız coğrafyada insanlar benzer suçlamaları farklı bağlamlarda, farklı adlandırmalarla birbirine yöneltmektedir.

I

Kuyudaki Kadın

İncil’in ele alacağımız ilk anlatısında, her geçen gün popülaritesi artmakta olan, Ferisilerin yakından izledikleri İsa, Yahudiye’den ayrılıp Celile’ye gitmek üzere yola çıkar, ancak bunun için Samiriye’den geçmesi gerekmektedir. Samiriye’nin Sihar denilen kentine gelir. Burası Yakup’un Yusuf’a vermiş olduğu toprağın yakınındadır ve Yakup’un kuyusu da oradadır. Öğrencileri yiyecek satın almak için kente giderler. İsa, yolculuktan yorgun düştüğü için kuyunun yanına oturur, daha sonra Samiriyeli bir kadın kuyudan su çekmeye gelir. İsa ona, “Bana su ver, içeyim” der [Yuhanna: 4: 1-7]. Tuhaflık burada başlar, sahnedeki karşıtlıklar keskindir, Yahudi bir erkek ile Samiriyeli bir kadın; su istemek şöyle dursun, Yahudiler bu insanlarla, hele Samiriyeli bir kadınla asla konuşmazlar. Kaldı ki, katı rabbilerin, bir rabbinin bir kadını toplum içinde selamlamasını dahi yasakladıkları, o günün Yahudi toplumunda –geleneklere uygun olarak- bir rabbinin, duruma göre kendi karısıyla dahi olsa bir kadınla toplum içinde konuşmadığı bilinmektedir. Nitekim kadın, meraklı ve hafif alaycı bir tonda karşıtlıkları dile getirerek, “Sen Yahudi’sin, ben ise Samiriyeli bir kadınım, nasıl olur da benden su istersin?” der, çünkü Yahudilerin Samiriyelilerle ilişkileri yoktur [Yuhanna: 4: 9]. Ancak İsa için aşılmaz duvarlar ya da sınırlar yoktur, diyalogu sürdürür. Bu, Yuhanna İncil’inde bir karakterin İsa ile en uzun diyalogudur.

İsa, kadına Tanrı’nın armağanından ve yaşam suyundan söz eder [Yuhanna: 4: 10: “Eğer sen Tanrı’nın armağanını ve sana, ‘Bana su ver, içeyim’ diyenin kim olduğunu bilseydin, sen O’ndan dilerdin, O da sana yaşam suyunu verirdi.”]. Kadının ilgisini, merakını kışkırtan bir cümle. Kadın, bağlı olduğu inanç geleneğine vakıftır ve bu yere saygı duymaktadır, diğer yandan daha büyük bir teklifte bulunan bu yabancının neden bahsettiğini merak etmektedir. Bağlı olduğu inanç geleneğini Yakup’a kadar takip ederek sorar: “Efendim, su çekecek bir şeyin yok, kuyu da derin, yaşam suyunu nereden bulacaksın? Sen, bu kuyuyu bize vermiş, kendisi, oğulları ve davarları ondan içmiş olan atamız Yakup’tan daha mı büyüksün?” [Yuhanna: 4: 11-12]. Bunun üzerine İsa, verdiği sudan içenlerin asla susamayacaklarını ve sonsuz yaşama sahip olacaklarını söyler. Kadın, O’ndan suyu kendisine vermesini ister, ancak ruhsal değildir, dünyevidir, her gün kuyuya gelip gitme zahmetinden kurtulmak ister gibidir, İsa’nın mecazen söylediklerini zahiri anlamlarıyla alır [Yuhanna: 4: 13-15].

Konu, kadının medeni durumuna gelir; başından beş evlilik geçmiş, şimdi birlikte yaşadığı adam kocası olmayan Samiriyeli bir kadın. İsa, onu yargılamaksızın kadının başından geçenleri kendisine haber verince, kadın, O’nun peygamber olduğu kanaatine varır, böylece din hakkında diğer insanlar kadar konuşabileceğini ortaya koyar, ardından diyalogu bir adım ileriye götürür ve konuyu tapınma yerlerindeki farklılığa ya da tapınma yerinin meşruiyetine getirir [Yuhanna: 4: 19-20: Kadın, “Efendim, anlıyorum, sen bir peygambersin” dedi. “Atalarımız bu dağda tapındılar, ama sizler tapılması gereken yerin Yeruşalim’de olduğunu söylüyorsunuz.”]. Bunun üzerine İsa, tapınmanın belli bir yere, ne Kudüs’e, ne Gerizim Dağı’na, ne de başka bir yere özgü kılınamayacağı bir zamanı işaret eder [Yuhanna: 4: 21: “Kadın, bana inan, öyle bir saat geliyor ki, Baba’ya ne bu dağda, ne de Yeruşalim’de tapınacaksınız!]. Özel mekânlar, biçimler, dışsal eylemler, bunların hepsi yanılgıdır.

Bir sonraki cümlede İsa, gerçek bir Yahudi olarak konuşur ve onu sarsmak için kadının “siz-biz” vurgusuna aynı şekilde karşılık verir: “Siz bilmediğinize tapıyorsunuz, biz bildiğimize tapıyoruz. Çünkü kurtuluş Yahudilerdendir.” [Yuhanna: 4: 22]. Kurtuluş Yahudilerdendir, bunu vurgulamak gereklidir, çünkü Tanrı’nın tüm vaatlerinin O’nda onaylandığı, beklenen Mesih, dolayısıyla beklenen kurtuluş, Yahudiler aracılığıyla dünyaya vaat edilmiştir. İsa, bir kez daha saate işaret ettikten sonra, Tanrı’yı/Tanrı’nın doğasını ve ibadetin özünü/temelini açıklayarak, karşıtlığı tekrar ortadan kaldırır: “Ama içtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte, o saat şimdidir. Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor. Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar.” [Yuhanna: 4: 23-24]. Tanrı –saf ruh. Ruhta tapınma (ibadet), dünyevi olan her şeyin dışındadır, ritüeller ve dışsal eylemlerle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, zaman ve mekânla da sınırlı değildir, gerçekte tapınma da –buna bağlı olarak- yaşamda her yönden Tanrı’nın iradesiyle uyum içinde olmaktır. Baba’nın aradığı gerçek tapınma, coğrafi, etnik, tüm dünyevi boyutları aşar.

Biraz önce İsa’nın peygamber olduğu kanaatine varan kadın, şimdi saatin gelişi temasıyla bağlantılı olarak Mesih’in gelişinden bahsediyor ve nihayet burada birinci çoğul şahıs olan “biz”i kapsayıcı anlamda kullanıyor. Yani “biz”, artık burada “Samiriyeliler” değildir, vahyin herkes için olduğunun dolaylı bir ifadesidir [Yuhanna: 4: 25: Kadın İsa’ya, “Mesih denilen Meshedilmiş’in geleceğini biliyorum” dedi, “O gelince bize her şeyi bildirecek.”]. Burada bir sorun var gibi görünüyor, çünkü Mesih, bir Yahudi unvanıdır, Samiriyeli değil. Ancak “Mesih” terimi, büyük olasılıkla hem Yahudiler hem de Samiriyeliler tarafından paylaşılan bir terimdi [bkz. Josephus, Antiquities of the Jews, 18.85-87]. Mesih inancının popüler bir inanç olduğunu ve her ne kadar aralarında nefret ve düşmanlık olsa da ortak noktaları bulunan bu iki topluluğun birbirlerinin inançlarını iyi bildiklerini de ayrıca belirtmek gerekir.

Terimi paylaşmalarına karşın iki anlayış arasında birtakım önemli farklılıklar bulunmaktadır. Samiriyeli gelenek, bir peygamber beklentisi içindedir. Kadının, İsa’nın peygamber olduğu kanaatine vardığına dikkat edelim. Samiriyelilerin peygamberlik anlayışı ile Yahudilerin peygamberlik anlayışı arasında da fark vardır. Samiriyeli gelenekte yalnızca Tanrı ile yüz yüze konuşmuş olan birine peygamber denilebilir [Çıkış: 33: 11, Çölde Sayım: 12: 6-8, Yasa’nın Tekrarı: 34: 10]. İlaveten, Yasa’nın Tekrarı: 18: 15-21’in Samiriyeli katı yorumuna dayanan anlayış, sadece iki gerçek peygamber kabul eder: Musa ve Son Günlerde ortaya çıkacak olan (Geri Dönen), ona eşit, her şeyi açıklayacak, Restoratör (Onarıcı, İyileştirici, Yenileyici) peygamber (Yeni Musa). Dolayısıyla Samiriyeli gelenekte, gelecekteki kurtuluşu sağlayacak olan –terimi kullanmalarına karşın- Yahudi anlayışındaki gibi Meshedilmiş biri değil, Musa’ya eşit bir peygamberdir (Taheb). Bu, birtakım önemli farklılıklar içermekle birlikte, Yahudi Mesih’in Samiriyeli eşdeğeridir.

Kadın inanılmaz bir yaklaşım sergiler, İsa’nın duvarları yıkmasına karşılık vererek, o da duvarları yıkar. O’nu önce peygamberlikle ilişkilendirir –ki, onun inanç geleneğinde peygamber, Tanrı’yla yüz yüze konuşan kişidir-, sonra “biz”i kapsayıcı anlamda kullanır, nihayet her şeyi bir yana koyar ve tıpkı bir Yahudi gibi konuşarak, Mesih denilen Meshedilmiş’in geleceğini bildiğini söyler. Kadın, burada Mesih’ten üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmektedir ve her ne kadar duvarları yıkmış olsa da büyük olasılıkla zihninde hâlâ Samiriyeli gelenekteki peygamberlik konseptine dayalı beklenti ağır basmaktadır. İki tarafın da birbirini meşru görmediği, “öteki”ne herhangi bir alan açmaya hazır olmadığı bir çıkmazda, İsa, kendini bu Samiriyeli kadına ifşa eder: “Seninle konuşan ben, O’yum.” [Yuhanna: 4: 26]. Bu, diyalogun doruk noktasıdır.

Hikâye devam eder, İsa’nın öğrencileri gelirler ve O’nun bir kadınla konuşmasına şaşarlar, ancak hiçbiri, “Ne istiyorsun?” ya da “O kadınla neden konuşuyorsun?” demez [Yuhanna: 4: 27]. Bir sonraki sahnede, kadın bir müjdeciye dönüşür, su testisini bırakarak, kente gider ve halka olanları anlatır, “Gelin, yaptığım her şeyi bana söyleyen adamı görün” der, “Acaba Mesih bu mudur?” [Yuhanna: 4: 28-29]. Bir değerlendirme ya da bir yorum önerisi: Mesih bu mudur? Ya da Mesih bu olabilir mi? Yahut “O, Mesih olamaz, değil mi?” Hepsi aynı kapıya çıkar, bir soru olmaktan çok, ihtiyatlı bir kabul beyanı olmaya yakındır. Kadın, tarafsız bir yargıda bulundu, baktı, dinledi ve inandı. Ancak halkının önüne kesin bir sonuç koymaz, onlara katı ya da keskin ifadelerle bir dogma dayatmaz, bir değerlendirme, bir yorum, bir seçim yapma imkânı sağlar, böylece bir karşılaşma arzusunu harekete geçirir ve halk, kentten çıkıp İsa’ya doğru gelmeye başlar [Yuhanna: 4: 30]. Birçok Samiriyeli, “Yaptığım her şeyi bana söyledi” diye tanıklık eden kadının sözü üzerine İsa’ya iman eder, O’na yanlarında kalması için ricada bulunurlar, O da orada iki gün kalır –olacak şey değil. O’nun sözü üzerine birçokları daha iman ederler [Yuhanna: 4: 39-41]. Böylece biri dünyevi, diğeri ruhsal bakımdan susuz iki insanın duvarları yıkan diyalogundan bir halkın inancı doğar. İncil anlatısı, Yuhanna: 4: 31-38’te İsa’nın öğrencileriyle diyaloguna ve anlattığı mesele yer verir, ancak burada üzerinde durmadık.

II

İyi Samiriyeli

İncil’deki bir başka anlatıda, bir Kutsal Yasa uzmanı (hukukçu), İsa’yı denemek için gelip, “Öğretmen, sonsuz yaşamı miras almak için ne yapmalıyım?” diye sorar. İsa, soruya soruyla karşılık verir: “Kutsal Yasa’da ne yazılmıştır? Orada ne okuyorsun?” Adam cevaplar: “Tanrın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün gücünle ve bütün aklınla seveceksin. Komşunu da kendin gibi seveceksin.” İsa ona, “Doğru cevap verdin” der, “Bunu yap ve yaşayacaksın.” Ancak adam, kendini haklı çıkarmak amacıyla üsteler ve İsa’ya, “Peki, komşum kim?” diye sorar. Bunun üzerine İsa, adama kısa bir hikâye anlatır. Adamın biri Yeruşalim’den Eriha’ya inerken haydutların eline düşer, onu soyup dövdükten sonra yarı ölü halde bırakıp giderler. Bir rastlantı sonucu yoldan bir kâhin geçmektedir, adamı görünce, yolun öbür yanından geçip gider. Bir Levili de oraya varıp adamı görünce, aynı şekilde geçip gider. O yoldan geçen bir Samiriyeli, adamın bulunduğu yere gelip onu görünce, yüreği sızlar. Adamın yanına gider, yaralarının üzerine yağla şarap dökerek sarar. Sonra adamı kendi hayvanına bindirip hana götürür, onunla ilgilenir. Ertesi gün hancıya iki dinar verir ve “Ona iyi bak” der, “Bundan fazla ne harcarsan, dönüşümde sana öderim.” İsa, Kutsal Yasa uzmanına sorar: “Sence bu üç kişiden hangisi haydutlar arasına düşen adama komşu gibi davrandı?” Yasa uzmanı, “Ona acıyıp yardım eden” der. İsa, son noktayı koyar: “Git, sen de öyle yap.” [Luka: 10: 25-37]

Yahudiler ile Samiriyeliler arasındaki keskin karşıtlığa ve o günün ortamına yukarıda değindik. İsa, bu ortamda kendisini denemek için tuzak sorular soran bir Kutsal Yasa uzmanına kısa bir hikâye anlatıyor. Sahneyi nasıl kurduğuna bakalım. Haydutların saldırısına uğrayıp, soyulan, dövülen ve yarı ölü halde bırakılan bir kişi –ki, İsa, onu kimliklendirmez- ve yoldan geçerken onun yardıma muhtaç acınası halini gören biri kâhin, biri Levili –iki Yahudi- ve biri Samiriyeli üç adam var, hancı bu kıssada sadece bir figüran. Kâhin ve Levili din görevlileridir; kâhinlerin tapınakta Tanrı’ya kurban sunmak, tütsü yapmak, sabah ve akşam ayinleri yönetmek gibi görevleri vardı, Levililerin görevi ise tapınakta kâhinlere yardım etmekti. Bunların ikisi de saldırıya uğrayan adamla hiç ilgilenmeden yollarına devam ederler, Samiriyeli ise adama yardım eder, elinden geleni yapar, hem zamanını hem de parasını harcar.

İsa’nın anlattığı kısa hikâyeden çıkarılacak ders açıktır, insan insandır ve insan, insan içindir, bütün insanlar arasında karşılıklı bir ahlaki yükümlülük vardır. Davranışları itibariyle kâhinin kâhin, Levilinin Levili olarak varlığının hiçbir anlamı yoktur, bunlar, kutsallıkla merhametin bencilce ve fiilen birbirinden ayrılmasını temsil ederler ki, böyle bir kutsallık da hiçbir anlam ifade etmez, boştur. İsa, Yasa uzmanına soruyor: “Sence bu üç kişiden hangisi haydutların eline düşen adamın komşusuydu?” Komşu kim? Yasa uzmanının dili “Samiriyeli” demeye varmıyor, çünkü önyargısı buna izin vermiyor: “Ona merhamet eden.” İşte komşu bu! Burada, bu kısa hikâyede komşu, bir düşman, bir Samiriyeli, kendisiyle hiçbir şekilde ilişki kurulmayan, nefret edilen, hor görülen kişidir. İsa, kısa ve net bir cümle kurar: “Git, sen de öyle yap”, yani ayrım gözetmeksizin merhametli ol. Yasa uzmanının sorduğu ilk sorunun, sonsuz yaşamın nasıl miras alınabileceğine ilişkin olduğunu hatırlamakta yarar var. Krallığı kim miras alacak? Varisler kim?

III

On Cüzamlı – Şifa Bulan Samiriyeli

Serinin bu bölümünde üzerinde duracağımız son İncil anlatısında, İsa, Yeruşalim’e giderken Samiriye ile Celile arasındaki sınır bölgesinden geçmektedir. Köyün birine girerken, O’nu cüzamlı on adam karşılar. Uzakta durarak, “İsa, Efendimiz, halimize acı!” diye seslenirler. İsa onları görünce, “Gidin, kâhinlere görünün” der, adamlar yolda giderken cüzamdan temizlenirler. İçlerinden biri, iyileştiğini görünce, yüksek sesle Tanrı’yı yücelterek geri döner ve yüzüstü İsa’nın ayaklarına kapanarak, O’na teşekkür eder. Bu adam, Samiriyelidir. İsa, “İyileşenler on kişi değil miydi?” diye sorar, “Öbür dokuzu nerede? Tanrı’yı yüceltmek için bu yabancıdan başka geri dönen olmadı mı?” Sonra Samiriyeli adama, “Ayağa kalk, git” der, “İmanın seni kurtardı.” [Luka: 17: 11-19]

Ani bir karşılaşma; bir köye girmek üzereyken, İsa’yı on cüzamlı karşılıyor. Bu insanlar da “öteki”dir, zira o günkü cüzamlılar toplumdan tamamen dışlanmış kişilerdi. Durumları bir hayli zordur, bunlar, “kirli” kişilerdir, Yasa’ya göre yırtık elbiseler giymek zorundadırlar, saçları dağınık olmalıdır, ağızlarını örtmelidirler, “Kirliyim! Kirliyim!” diye bağırmaları gerekir ve halktan uzak yaşamalıdırlar. Eski Ahit: Levililer: 13, bu konuda geniş düzenlemeler içerir. Deri hastalığına yakalanan kişi, kâhine götürülür, kâhin bakar, derideki yarayı inceledikten sonra kişinin hasta olduğu sonucuna varırsa, onu “kirli” ilan eder. Hasta iyileşirse, aynı şekilde gidip kâhine görünür ve iyileştiği sonucuna varılırsa, temiz ilan edilir. İlgili düzenlemeler için Levililer: 13: 1-46’ya bakılabilir.

On cüzamlıdan biri Samiriyelidir; Tanrı’nın halkından olmayan, ibadetleri geçersiz sayılan, nefret edilen, hor görülen, sapkın ve düşman bir topluluğun üyesi. Dolayısıyla o, iki kere “öteki”dir, çünkü hem Samiriyeli hem de cüzamlıdır. İsa, cüzamlılara, “Gidin, kâhinlere görünün” diyor. Bu, ilk bakışta anlamsız ya da saçma gibi görünüyor, ancak değil. İsa, onları geri çevirmedi ve kendinden uzaklaştırmadı, onları kabul etti ve iyileştiklerini göstersinler diye kâhinlere görünmeleri için gönderdi. Peki, cüzamlıların bundan haberleri var mı? Çünkü bir şifa sözü duymadılar, İsa, onlara böyle bir şey söylemedi, dahası hemen oracıkta iyileşmediler. Dolayısıyla İsa’nın sözüne uyup giderlerken ne düşündüklerini bilemiyoruz. İsa, onları kendisine duydukları güvenle gönderdi ve yolda iyileştiler. İçlerinden biri, iyileştiğini görünce, Tanrı’yı yüksek sesle överek, teşekkür etmek üzere geri döner ve kendini İsa’nın önüne atar. Bu, “öteki”, “dışarıdaki”, “uzaktaki” olarak görülen Samiriyelidir ve temizlenmiş/arınmış olarak İsa’ya tanıklık etmek üzere geri gelir. İsa sorar: “On kişi temizlenmedi mi? Peki, diğer dokuzu nerede? Bu yabancıdan başka Tanrı’ya şan vermek için geri dönen kimse olmadı mı?” İsa, kendisi için teşekkür beklemez, sorun şudur: Bedensel olarak iyileştiler, ama ruhsal olarak kurtarıldılar mı? İsa, Samiriyeli’ye “İmanın seni kurtardı” diyor, hem iyileşti hem de kurtarıldı. Diğerleri için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Onlar geri dönmedikleri için böyle bir şey duymadılar. Hiç kuşkusuz bu, “öteki” olarak görülenin kurtuluşuyla sonuçlanan bir hikâyedir; aidiyetlerin ya da mensubiyetlerin, dini-kültürel kurumların, mekânların, rütbelerin gerçekte hiçbir önemi olmadığının açık ifadesi. İsa, vehimden ibaret olan bu tür “kesinlikler”i yıkar.

İsa, Samiriyeliler hakkında asla dışlayıcı ve küçümseyici konuşmadı, onlarla yakın ilişkiler kurdu ve onlara başarıyla vaaz verdi. Matta: 10: 5-6’da öğrencilerini halkın arasına gönderirken, onlara diğer ulusların arasına girmemelerini ve Samiriyelilerin kentlerine uğramamalarını tembihler, çünkü böyle bir genişleme o aşamada hem yapılması gereken öncelikli işler bakımından hem de öğrenciler için uygun değildi, henüz elde ettiklerinden daha geniş düşünce ve umutlar gerektiren bir işe girmemeleri gerekiyordu. Luka: 9: 51-55’te ise İsa, göğe alınacağı gün yaklaşınca, kararlı bir biçimde Kudüs’e doğru yola çıkar ve kendi önünden haberciler gönderir. İsa için hazırlık yapmak üzere gidip Samiriyelilere ait bir köye girerler, ancak Samiriyeliler İsa’yı kabul etmezler, çünkü açıkça Kudüs’e gitmektedir. Havariler Yakup ve Yuhanna, bunu görünce, İsa’ya, “Ya Rab, gökten ateş inmesini ve onları yok etmesini emretsek mi?” derler. Ya da “Düşmanlarını yiyip bitirmesi için gökten ateş çağıran İlyas gibi yapmamızı ister misin?” Bunun üzerine İsa, onları (iki havariyi) azarlar.

İncil anlatısında yer alan Kuyudaki Kadın ve İyi Samiriyeli, birçok sanat eserine konu olmuştur. Ayrıca, İyi Samiriyeli hikâyesi, birçok ırkçılık ve kölelik karşıtı, sivil haklar savunucusu aktivist tarafından sıklıkla kullanılmıştır. Her iki anlatıdan da ek temalar çıkarılmıştır.

Atilla Fikri Ergun – atillafikriergun.wordpress.com

Yararlanılan kaynaklar:

– Paolo Sacchi, The History of the Second Temple Period, T&T Clark International, London, 2004

– Rev. Fr. Ricardo Smuts, Jesus and the Samaritan Woman (John 4:1-42): A Paradigmatic Encounter for Discipleship and Witness, Stellenbosch Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Doktoru Derecesi için sunulan tez, Supervisor (Danışman): Prof. Jeremy Punt, Nisan 2019

– Enzo Bianchi, “Signore, dammi sempre quest’acqua!”, 19 Mart 2017, Monastero di Bose (monasterodibose.it) – Son görüntüleme: 24 Haziran 2022; Fare misericordia, 10 Temmuz 2016, Monastero di Bose (monasterodibose.it) – Son görüntüleme: 25 Haziran 2022; Rendere gloria a Dio attraverso Gesù, 13 Ekim 2019, alzogliocchiversoilcielo.com – Son görüntüleme: 25 Haziran 2022

* Kitab-ı Mukaddes’ten yapılan alıntılarda karşılaştırmalı yararlanılan kaynaklar: Codex Sinaiticus (codexsinaiticus.org); Kral James İncil’i (KJV) (kingjamesbibleonline.org); Kutsal Kitap: Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil), Eski Antlaşma 2001, 2009, Kitab-ı Mukaddes Şirketi; Yeni Antlaşma 1987, 1994, 2001, 2009 Yeni Yaşam Yayınları (incil.info); The Israelite Samaritan Version of the Torah, Ed. and trans. Benyamin Tsedaka, William B. Eerdmans Publishing Company, Grand Rapids, Michigan/Cambridge, U.K., 2013

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s